Şarapçı Şakir

ŞARAPÇI ŞAKİR

 

(Klasik Dramatik Yapı örnek alınmıştır)

Propp’a sevgilerle..

 

Şarapçı Şakir: Ulan bu meyhane de yok mu benden başka bir babayiğit Hıdır ülkesine geçecek?

Konyak Recep: Nara atma, Şakir. Biliyorsun ülkemizin çok ama çok saygı değer kralı sadece kendisi ve vezirinin dışında kimsenin geçişine izin vermemekte. Cellat dağının tepesindeki asma köprünün önünde bir alay muhafız var. Götünden kan alırlar, adamın vallah.

Şarapçı Şakir: Bırak, bunları konyağı yasaklanmış, kaynak Recep. Korkuyorsun işte besbelli. Ama ben, ben Şarapçı Şakir korkmuyorum ne Dandini ülkesinin kralından ne de ölmekten. Heytttt. Size söz veriyorum aha burada, Hıdır ülkesine gideceğim, oradan size bol bol rakı, şarap, konyak getireceğim. Alman birası diyorlarmış ondan da getireceğim. Söz ulan söz, hepinize.

Rakı Tufan: Vallah mı kardeş, üzüm yiye yiye üzüm olduk, anasona hasret kaldık. Gecelerim uykusuz, gündüzlerim ise düş görmekle geçiyor.

Bağcı Hasan: La Şarapçı Şakir, bu kaçıncı söz la. Bütün o sözleri toplasam buradan Hıdır’a yol olur. Hahahaha

Şarapçı Şakir:.Bağcı Hasan, senin bağını da çeyizin kabul edeceğim. Görürsün, bu gece bu iş bitecek.

 

Şarapçı Şakir, gecenin karanlığından faydalanarak önceden ezber ettiği, Cellat dağına doğru tırmanır. Yağmur şiddetini arttırmakta ve gök kendini parçalarcasına yırtınmakta . Asma köprüye geldiğinde, bir düzine muhafızla karşılaşır. Önceden planladığı bir şey yoktu Şarapçı Şakir’in, öyle bir mizacı da yoktu. Karambole  bir yaşam ideolojisine sahip, Şarapçı Şakir. Muhafızları çalıların arasında gözetlerken, gökyüzü bir an, beyaza bürünür. Şakir, ne olduğunu anlamak için etrafına bakar ve bir yıldırım, muhafızların kaldığı kulübeye düşmüştü. Şarapçı Şakir’in tanrısı tam yerinde iş görmüştü, anlaşılan. Şarapçı Şakir, asma köprü üzerinden şarkılar söyleyerek, Hıdır ülkesine doğru yola koyuldu.

 

Dandini ülkesinin kralı, hadiseyi duyar duymaz tabiat tanrısına lanetler okumuş ve bu durumdan yararlanıp da Hıdır ülkesine geçen var mı diye, nüfus sayımı yapar.  Şarapçı Şakir’in olmadığı ortaya çıkar. Dandini ülkesi kralı, vezirini Şarapçı Şakir’in yakalanması için Hıdır ülkesine gönderir.

 

Şarapçı Şakir, Hıdır ülkesinin sokaklarında kaybolmuşken, Pazar yerine gelir. Kendisini o inanmadığı cennette hisseder. Şaraplar, konyaklar, rakılar, biralar, adını daha önce duymadığı içkiler.. Şarapçı Şakir, yabancılığın verdiği çekingenlikle şarapçı esnafa, yaklaşır. Şarapçı esnaf daha önce görmediği Şarapçı Şakir’i nereli olduğunu sorar. Şarapçı Şakir, Dandini ülkesinden olduğunu söyler. Şarapçı esnaf, duyduklarına inanamaz. Birkez daha sorar. Aynı yanıtı alınca, doğru duyduğuna emin olur. En güzel, en kaliteli şarabını çıkartır koyar tezgaha, öve öve bitiremez, şarabını. Ağzı sulanan Şarapçı Şakir, fiyatını sorar, şarabın. Esnaf, beşyüz Hıdır deyince, Şakir yanında sadece elmas bulunduğunu isterse bir kese vereceğini söyler. Esnaf faltaşı gibi açılan gözlerle, istersen pazarı satın alabilirsin o keseyle, dedi. Bu sefer affalama sırası Şakir’deydi. Şarapçı esnaf, şarap eşliğinde durumu anlatır.

 

Vezir, Hıdır ülkesinin kralına uğramadan önce Şarapçı Şakir’i bulmak ümidiyle sokaklarda, temkinli gözlerle dolaşmaya başlar. Önce meyhanelere, bir arkadaşa baktım edasıyla girer, bulamayınca, gazinolara aynı edayla girer. İçini kaplayan umutsuzlukla mekanlara girerken aklına, Pazar yeri geldi. Hızlı adımlarla Pazar yerine doğru yola koyuldu. Pazar yerine vardığında, tüm dükkanları teker teker gezer.

 

 

 

Şarapçı Şakir’in aklı karışmış, duyduklarına inanamamıştı. Durumun korkunçluğunu gözleri önüne getirdiğinde, neden ezelden beri Hıdır ülkesine geçişin yasak olduğunu, anlamaya çalışıyordu. Şarap esnafı sözlerini bitirdiğinde, içinde yanardağın patlamasını duyuyordu. Biranda veziri gördü, aklı başından gitmişti. Eline aldığı şarap şişesini, vezirin kafasında kırdı. Vezir kanlar içinde yere yığılmıştı. Pazar esnafı ne olduğunu anlamamıştı,  Şarapçı Şakir, elmas kesesini şarap esnafının avunun içine sıkıştırırken, kulağına, bütün mallarını alıyorum, bu kesede senin, diyerek, pazar yerinden uzaklaşır.

 

Şarapçı Şakir, uzamış olan sakalını keser, kılığı kıyafetini değiştirir. Böylece bir on yaş gençleşmiş gözükür. Atlı arabanın üstünde kendisi, arkada varillerle asma köprüyü geçip, Dandini ülkesine varır. Asma köprünün başındaki muhafızlar, pür dikkat kendisini izlemektedir. Muhafızlar, nereden gelip, nereye gittiğini araba da ne olduğunu sual ettiklerinde, Şarapçı Şakir, Hıdır ülkesinden geldiğini, kralının Dandini ülkesi kralına, muhafızlarının ölümü üzerine, taziye olarak hediye getirdiğini, söyler. Muhafızlar, büyük saygıyla geçişine izin verirler.

 

Şarapçı Şakir, meyhaneye doğru dörtnala sürmektedir, arabasını. Duyduklarını hemen anlatma isteğiyle yanıp tutuşurken bir yandan da sözünü yerine getirmenin gururunu yaşamaktadır. Meydandan geçerken, tüm çocuklar arabasına takılmış, koca bir çocuk ordusuyla meyhane önünde arabasını durdurur. İçeriye girer.  Rakı Tufan, Konyak Recep, Bağcı Hasan, masada hiddetli bir tartışma içindelerdir.

 

Şarapçı Şakir: Heyttt duymayan kalmasın Ben Şarapçı Şakir, Hıdır ülkesi fatihi. Sizlere söz verdiğim gibi, şarapları, konyakları, rakıları getirdim. Rakı Tufan, al yeni rakılarını, Konyak Recep al sende tekel konyaklarını, Bağcı Hasan al sende üçün birini… Şimdi kulağınızı verin bana, şimdi söyleyeceklerimi iyi dinleyin. Anlayın bakalım Hıdır ülkesine yasağın nedenini. Kralımız haşmetli kralımız, bizim burada beş para etmeyen elmasları Hıdır ülkesine satmakta karşılığında dünyanın en görkemli içkilerini içmekte. Yine dünya’nın birçok yerinde mallar mülkler satın almış. Kralımız ve onun babası yıllarca bizi kandırmışlar. İsviçre bankalarında milyonlarca elmasa sahipler. İsviçre neresidir, diye sormayın. Önemli olan yıllardır bizi uyutan kral ve onun soyudur. Şimdi benimle bu uykuya son vermek için geliyor musunuz? Uyanalım bu uykudan, uyanalım!

 

Meyhanedekiler, Şarapçı Şakir’in son sözlerini slogan haline getirerek sokaklara çıktılar. Duyan duymayana anlatı. Kar topu oldu, çığ. Çığ, sarayı yıkmaya, yakmaya gidiyordu.

 

Kral, sarayına kadar gelen seslere anlam verememişti. Yıllardır, bu sarayda yabancı bir ses işitmemişti. Gelen kalabalığı anlayamamıştı. Muhafızlara sesleniyordu, sesine ses veren olmamıştı. Koskoca sarayda, tek başına kalmıştı ve bu çığ yakıp, yıktı.Görsel

Advertisements

Dışarıda ki İç Ses

Dışarıdaki İç Ses

 

 Görsel

 

Eşikte durdun. Ardında ne olduğunu bilmediğin bir kapının tokmağına elini ürkekçe uzattın. Bacaklarının titreyişini hissediyordun, bedeninin en ücra köşesinde.

 

Yazları, sıcak kumların üzerinde yürürken, koşarak denize girmeyi hayal ederdin, birden olsun bitsin diyerek. Oysa denize ağır adımlarla ve her adımında daha da yükselen suyun tüm bedenini ıslatmasından sonra kafanı suya daldırabiliyordun.

 

Geri dönmeyi düşündün. Elini kapının tokmağından birden çektin. Kapıyı açınca ne olacak? diye sordun kendi içinden. Merak sorusu değildi bu, kendini tekrar tek düze hayatın içinde bulacağından, korkmandandı.

 

Sevdiğin bir kız vardı. Arkadaşlarının git konuş, açıl, sevdiğini söyle tembihlerini kulak ardına atıyordun. Konuşunca ne olacak? diyordun. Konuşmadın, sevdiğini söyleyemedin, onca yıl, yüreğinin içinde kaldı, içinde kaldıkça eşelendi durdu, derin bir çukur oldu ve sen içine düştün. O derin çukurun içinden seslenmiştin bu seferde onca yıl.

 

Elini kapının tokmağına uzattın, kararlıca. Sinirlenmiştin. Pencerelerden, kamyon sesleri, korna sesleri geliyordu. Aslında emin değildin, bu seslerden. Kafanın içinden gelip gelmediğini düşündün, kendini dinledin bir süre. Sonra karar verdin, kamyon ve korna sesleri olduğuna.

 

Baban esnaftı. İflas etmişti, dört-beş yaşlarındayken. Eve durmadan haciz memurları gelirdi, yanlarında polislerle birlikte. Kapı zilini, defalarca çalarlardı. Ölü gibi hareketsiz beklerdin, annenle ablanın arasında. Oyun derdi annen buna. Saklambaçlı tıp. Haciz memurları evin odalarını gezer, eşyaları ellerinde tuttukları kâğıtlara markalarını, cisimlerini, adetlerini yazarlardı. Sonra hamallar eşyaları, aşağıda bekleyen kamyona götürürdü. Bir sessizlik olurdu o vakit, ardından kavgalar, gürültüler.

 

Kapının tokmağını, yavaşça çevirmeye başladın, gözlerini sıkıca kapayarak. Bileğin büküldü, tokmağın gücünü hissediyordun artık.

 

Radyo da duymuştun, bir türküyü. Ezgisi, çiy damlaları olup akmıştı gözlerinden. Sözlerini hatırlamıyordun ama birkaç söz kırıntısı kalmıştı aklında. Her yalnız yürüyüşünde, farklı sözler uydurmuştun ezgiye.

 

Kapının açıldığına dair sesi işittin. Gözlerini açtın, kapı aralanmıştı. Aradan içeriye bakıyordun. Gri renge boyalı bir duvarı seçebiliyordun aralıktan ve bir türkü işitiyordun, radyodan. Cızırtılıydı. Sözlerine, ezgisine kulağını vermiştin. Tanıdık geliyordu, radyodaki türkü.

 

 

 

 

 

 

 

Kapının aralığında işittiğin bu türkünün, sözlerini uydurduğun türkü olduğunu düşündün. Böyle bir rastlantının, olmayacağına inandırmak istedin kendini. Saçma geldi. Ezgiyi mırıldandın,  kendinden başka kimsenin duymayacağı şekilde. Sonra işittiğin türküyü, mırıldandın. Değildi. Yüzünde, gülümsemeyle sırıtmanın karışımı bir mutluluk belirdi.

 

 

Dışarıdan bir ses: Kapı neyin kapısıydı, kimse bilmiyordu. Oda kapısı mı yoksa apartmanın dış kapısı mı yahut hastane, hapishane kapısı mıydı?

 

İçeriden bir ses: Kapı mı önemli, ardındaki mi?

 

Dışarıdan bir ses: Eeee.. tabii, kapının ardında olan da önemlidir.

 

İçeriden bir ses: O zaman sormanın ne anlamı var.

 

Dışarıdan bir ses: Kafka’ya bağlayacağını sanıyordum.

 

İçeriden bir ses: Neden? Kapının öteki adı Kafka mı?

 

Dışarıdan bir ses: Yooo.. değil elbet, lakin dava romanında

 

İçeriden bir ses: Tamam, uzatma. Aç kapıyı artık sıkıldım. heyy !!! Dışarıdaki ses, cevap ver

 

Dışarıdan bir ses: Açamam, emin değilim yani bilmiyorum. Ne diyeceğimi de bilmiyorum. Sen kimsin. Ne işin var o kapının ardında. Birilerinden mi saklanıyorsun, yoksa… yoksa sende kapının öte tarafına, benim olduğum yere gelebilmekten mi korkuyorsun? Bak ben buradayım, gel buraya. Burası, “göğe bakma durağı”. Göğün yedi kat altında.  Yanlış söyledim galiba göğün yedi kat üstünde olmalı. Yok yok altında. Saçma geldi şimdi de. Güldüğüme bakma şaşırdım da ondan. Sen de gülmeye başladın.

 

Buraya bir ayna koymuşlar, tam arkamda duruyor. Şöyle hafiften arkaya doğru bakıyorum ama bizim mahallede ki kabadayı Hasan dayı gibi bakıyorum. Gözler hafiften kısık, omuzlar yukarıda, topuklara sertçe basılmış dersin ki şaha kalkmış, işte öyle sertçe bakıyorum, arkamdaki aynaya. Pek bir şey de göremiyorum gerçi. İnsanın sırtı, aynaya dönükken kendi gözleriyle karşılaşmaması, ne garip değil mi? Garip demişken, senin adın garip mi?

 

İçeriden bir ses: 30 yıldır kullanıp da işime yaramayan ismim, ha Garip olmuş, ha Veli ne fark eder.

 

Dışarıdan bir ses: Ben nasıl sesleneceğim, sana?

 

İçeriden bir ses: Önceden nasıl seslenmiştin?

 

Dışarıdan bir ses: Bilmem ki. Unuttum. Yalnız mısın?

 

İçeriden bir ses: Her gün karanlık çöküp, beşi bir yerdeler gözüktüğünde, bana yalnız mısın? diye sorma artık.  Yalnız değilim çünkü ben…

Demkeş

Adam, kapıdan içeri girer. Gözlerini ayakuçlarına dikerek, ağır aksak yürümektedir. Odanın ortasındaki koltuğa yığılır. Elindeki anahtar yere düşer. Ellerini havaya doğru kaldırarak, avuçlarının içine dikkatle bakar. Ellerini yavaşça indirir. Ayağa kalkar, odanın köşesinde ki aynaya bakarak sanki orda birisi varmış gibi anlatmaya başlar..

 

Görsel

 

–          Ahmak ıslatan yağmurun altında, daha önce geçmediğim sokaklarda, ellerim ceplerinde yürüyordum. Bir ara kafamı kaldırdığım da yolu ikiye bölen iki katlı bir evin önünde duruyordum. Bahçesinde koskocaman bir gül ağacı vardı. Hayal bile edemezsin. Sanki, gül ağacı dikenleriyle korurcasına, en az 100 yıllık ahşap ev, yeni gibiydi. Hiç sevmiyordum oysa böyle yol ayrımlarını. Biliyorsun; doğru karar veremem böyle zamanlarda. Ne geldiyse zaten başıma… Neyse, geriye döneyim mi diye düşünürken kutusunda kalan son sigaramı ağzıma götürdüm. Çakmağı çıkardım pantolunumun yamalı cebinden, yakmaya çalıştım Çakmak yanmadı, elbet. İnadım tuttu, inadım tuttukça da o yanmadı… Mağlup olmuştum, çakmağa… Ve güneş, hoşça kal demeden şehri terk etmişti çoktan ve hala iki katlı yol ayıran evin önünde duruyordum. Çakmağa karşı mağlubiyetim, hırslandırmıştı. Kara kediye benzettiğim iki katlı yol ayıran eve, nefretle bakarak sağdaki yoldan yürümeye başladım. Hızlı adımlar atarak, biran önce caddeye varmak istiyordum, eve gelmek için. Hangi sokak kalabalıksa o sokağa dalıyordum. Hatırladın mı bunu sen öğretmiştin. O ince sesinle, kaba sesli bir aktörü taklit ederek. Yine yapsana. Lütfen! Tamam tamam. Kızma devam ediyorum, nerde kalmıştım? Hatırladım, sokaklara dalıyordum ve sonunda caddeye varmıştım. Kaldırımda, yürürken dükkanların vitrinlere bakıyordum. Domatesin kilosu bayağa pahalanmış ve Muzaffer İzgü yeni kitap çıkarmış. Okuma alışkanlığı kazanayım diye okurdun kitaplarını. Dizine kafamı koyup, seni dinlemek, gözlerini ben dinliyor muyum? diye gizliden bakman, Tanrı’nın cennetinden de güzel. Kitapçının kapısının eşiğinde, bir ses duydum, senin sesine benzeyen. İyice emin olmak istedim. Sesin geldiği yöne doğru pür dikkat kesilmiştim Kalp atışlarım hızlandı, dizlerimden başlayan titreme bütün vücudumu sarmıştı. Seni göremiyordum. Telaşlanmıştım. Çift şeritli otobanı andıran dar kaldırımda, seni arıyordu gözlerim. Ses şiddetlenmiş ancak seni göremiyorum diye deliriyordum. Kalabalığı yararak sesine doğru geliyor, her ileriye doğru adım atışımda kendimden geçiyordum. Birden yere kapaklandım. Düştüğüm yerden sesini arıyordu hala kulaklarım. Lakin ses kesilmiş, kafamı kaldırdığım da ise insanlar bana bakıyordu. Ağlamak istiyordum, beceremiyordum. Kaçmak istiyordum, beceremiyordum. Küfrediyorlardı, lanetliyorlardı, anlamıyordum. Yüzüme tükürüyorlardı, sebebini bilmiyordum. Çocuğun biri kuş, dedi, ayaklarımı göstererek o yana baktım. (şok geçirir) Güvercin….Güvercin… ben…. Sen… güvercin… öldü… sen .. öldü… güvercin…  öldü…

 

Adam tekrar koltuğa yığılır. Ağlaması kesilir ancak hıçkırır. Ellerini havaya kaldırır avuçlarına bakar…

 

–          Avuçlarımla taşıdım, demkeşi. O koskocaman gül ağacının dibini, kan kokan ellerimle kazıdım. Kan toprağa karıştı, toprak ellerime. Şimdi karşında, şimdi karşımda sen olmayan bir ben var (aynayı kırar ve şiddetle ağlar) ….

her cam parçasının kırığı ise demkeşin sesi oldu…

Ay’a Serenat

Görsel

“Bir kayboluşun öyküsüdür, içimizde tutamadıklarımız. Küçükken zırlayıp aldırttığımız o rengârenk uçan balonlar, göğe doğru yükseldiklerinde ellerimiz nedense hep boş kalır. Belki de kafiye olacak diye, onlarca canı kelimeyi öldüren şairin, sigara içişindeki asabiyetinin dumanı arasında kalmış başı öne eğik kafiyeli kelimeyizdir.”

 

Düşünüp dururken, kendisi çıkagelir ellerindeki kömür karası lekelerle. Paçalarından akan lağım suyuna aldırmadan, hapishane duvarlarıyla örülmüş hayatında volta atıyordu. Durdu bir köşe de pantolonun cebinden kalemi çıkardı. Kömür karası elleriyle, bit pazarından aldığı yeşil ciyak renkteki gömleğinin cebinden, dörde katlanmış bembeyaz çizgisiz kağıdı çıkardı bu seferde. Oturmak için bir karışlık kıçına yer aramadan çömeldi, kaldırım taşının üstüne. Beğenmedi bir adım öteye kaydı.

 

Cebinden çıkardığı bembeyaz çizgisiz kâğıtta, elinden bulaşan kara lekeleri gördü. Gözlerinden,  padişaha kazan kaldıran Yeniçeriler bir bir aşağıya düşüyordu. Kafasını göğe doğru çevirdi, kalemiyle bulutlarda kendi çizmeye başladı.

 

Kağıdım yazılmaz oldu, elimin kirinden, dedi.

 

Sanki dinleyen varmış gibi sözlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Tabii saray soytarısı olmadığından, aralarına küfürde serpiştiriyordu. Kalemiyle çizdiği kendisini, ellerinin karasıyla sildi, bir çırpıda. Yerinden kalkıp, gideceği yere yedi adımla vardı. Kalemi elinde yoldaşlık yapıyordu, kâğıtta rüzgâra.

 

Ortalığı karanlık bastığında, ay’a serenat yapardım, dedi.

 

Pantolonun cebinden kalemini çıkardı ve size anlatmaya başladığım ilk paragrafı yazdı, ay’ın üstüne.

Akıldan Uçmayan

20 yaşında bir erkek hasta ile görüşmeden alıntılar:

“…kenan evren ile düşüncelerde konuşmuştuk. acaba içimi mi dinliyorlar diyorum? benim hakkımda konuştukları zaman içime doğar. boğa burcundanız, boğazı çok severiz. küfür etmem, git lan karı, hassiktir derim sadece. geceleri düşünmek neye yarar. bir gün yaptığını düşünüyorsun… başkalarının düşüncelerini okuyabiliyorum, zihin okunmaz, yüzden okunur düşünceler. yeter allah belanızı versin derim. vücudumu halsiz bırakıyorlar. insanoğlu, insanlar yapıyor, kim olacak?üşüyorum, donuyorum, kime ne? o ilaçlarda da var. aslında gülmüyorum, burnum tıkalı. gülmeden nasıl nefes alabilirim? büyüyle neşelendirdiler beni. insanoğlu yapıyor bunu. domuuz yağı, bok, sidikten yapılan bir büyü bu. o insana geçiyor. üzerine sürüyorlar. taun hastalığı büyüyle geçti bana. hiç allah kuluna zarar verir mi? bizim dergahımız herkese açık. okulda gülme, evde gülme, biz insan değiliz de hayvan mıyız? mafyaları adam etmek için, alnımız karasını silmek için mafyalıktan kurtulmak için dua ederdim… zorla oynattılar, zorla güldürdüler beni. dinimizde büyünün yeri var mı? çocukluğumuzda doğarken yemişim ben o darbeyi.

babamın dediğine göre 3 kız 1 oğlanız. babama göre ise ben oğlanım. kız olan insanlığı öğretir. erkeklerle gezip tozmaca yok. kelimeler yetersiz. (ağlamaklı) gökteki melekler dahi ağlıyor halime. yağan karlar ağlıyor. aslan yanağımdan öpüyor. kuşlar alkışlıyor. doğayı sevdiğim nasıl belli oluyor değil mi? 20 yıldır hastayım. aids hastalığı. hazreti addem-hazreti havvadan beri var. cennetten neden kovulmuşlar sanıyorsunuz? dağdan dağa atılmışlardır.”

Prof. Dr. Orhan Öztürk’ün “Ruh Sağlığı ve Bozuklukları” adlı kitabından alıntı.

Çağrılmayan Yakup, Kimdir?

I

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve ölgün
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Oluyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.

Image

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Günşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben’i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde ölgün ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.

III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve “Yakup” sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru birdilim ekmek yiyeceğimbelki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

EDİP CANSEVER